Bekir Yıldırım

Bekir Yıldırım

CORONA GÜNLÜKLERİ-4 KALBİN HUZURU

07 Haziran 2020 - 00:26

İnsan yola çıktı mı; yol onu nereye götürmek isterse oraya götürür. Can’la arabaya bindik, nereye gideceğimizi bilmeden yola çıktık. Arabada iken hal hatır sorma işlemi bittikten sonra; ‘bu araba nereye gidiyor, biz nereye gidiyoruz’ diye söylendik birbirimize.
Yola çıkan yolunu bulurmuş edasıyla Fatih ağabeyin çay ocağında bulduk kendimizi ve birer çay söyledik kendimize. Manevi duygularımızın ağır bastığı, maddi konuları es geçerek mevzuya girdik. Konumuz; ‘manevi huzur?’ Can’la, maddi konuları konuşmaktan çok manevi mevzulardan dem vurmak daha iyi geliyordu bana. Hem ne yapmalı bu dünya üzerinde; ömür dediğin bir nefestir, vakit dediğin bir demdir. Hepsi gelip geçicidir ve bize kalan manevi hayatımızdır.
‘İnsan, kalbini manevi olarak dolduramadığı sürece hayatını boş yaşıyor’ diye başladı Can. ‘Son iki yıldır hiçbir şeyden zevk alamıyorum. Kalbim sürekli tekliyor ve bir şeylerin eksik kaldığını bana gösteriyor. Namaz kılmak bir yana maneviyatım bozulmuş durumda. Düzeltme yöntemine geçmem gerekiyor, kalbimin imanla dolmasını istiyorum ama her şeyin sonu tatminsizlik ve huzursuzluk.’
Manevi boyutta zor günler geçirdiğini sezebiliyorsun onunla belli bir süre arkadaşlık ettikten sonra. Bir sıkıntısı, bir derdi olduğunu anlayabiliyorsunuz hemen. Böyle şeylerle dertlenmek gerekiyor bu dünyada, böyle sohbetler ve muhabbetler etmek gerekiyor. Biz muhabbetimizi dünyaya değil ahirete yapmamız gerekiyor. Toplumun yozlaştığı apaçık ortada… Can, bu yozlaşma döneminde şöyle bir örnek verdi; ‘eski Urfa evlerinde iki tokmak olurdu; tik-tik, tok-tok! Bu ayrımın sebebi; eve gelen misafirin erkek veya kadın olduğunun bir göstergesiydi. Ona göre kapıyı ya evin erkeği ya da evin hanımı açardı. Bu kültürü kaybettikten sonra apartman kültürü de bizi değerlerimizden uzaklaştırmaya yetti.’
Toplum olarak değerlerimizi yitirdik, kadın-erkek eşitliği diye bir zırvalık çıkardık ve aile kuramını da kaybettik.
Can, kalbinin imanla dolmasını istiyordu ve eskiden huzurla dolu olduğunu söyledi. ‘Eskiden çok çevren var mıydı?’ diye soru sordum kendisine.
‘Yoktu o kadar ama huzurla ve imanla doluydu kalbim.’
Aklıma uzletle alakalı söz geldi hemen. Uzlet, kendini çevrendeki insanlara karşı soyutlamak anlamına gelir ki; ‘ ben çevremdeki insanlardan kurtuldum’ derse bu nefse göre bir yorumdur. Şöyle bir yorum yapmak daha efdaldir; ‘ben, çevremdeki insanlara yapacağım kötülüklerden dolayı onları korumak adına kendilerinden uzaklaştım.‘
‘Kişinin meşgul olduğu şey neyse; o, insanın maneviyatını oluşturur. Eğer para ile meşgulsen para senin her şeyin olur. Kalbin, aklın, bedeninle dertlenmen gerek kalbini imanla doldurman gerek. ‘Zerre kadar imanı olan insanın cennete girebilecektir’ hadisi şerifiyle; kalbimizi o iman zerrecikleriyle doldurabiliriz. Peki, nedir bu ‘iman zerresi?’ Bu soru, hayatımda yanıt bulmasını istediğim soruların başında geliyordu. Cevabıysa şöyle; ‘kim ki; elinde olmayarak veya istemeyerek vakit namazlarından birini kaçırırsa ve bunu fark ederse, o zaman kalbine şiş saplanmış gibi olursa; onun kalbinde zerre miktar iman vardır’. Kalbini imanla doldurursan eğer aklın, bedenin, ruhun manevi bir bütünlük kazanarak hayatından zevk alabilirsin. Bunu düşünerek ve isteyerek yapmalı ki; insan, huzura kavuşabilsin. Kalbin mutmain olsun.’ Dedikten sonra bir sigara daha yakıp, Can’la olan sohbetimiz devam etti. Çaylarımızı yudumlarken sorular sormayı ve cevap aramayı da devam ediyorduk. 
Can; ‘kalbin imanı var mıdır?’
‘Vardır şöyle ki; eski zamanlarda yaşayan bir insan gece rüyasında namaz kılıyormuş. Bütün azaları secdeye gidiyor ve başı secdeden kalkıyormuş ama kalbi secdeden kalkmıyormuş. Namazını bitirene kadar kalbi secdeden kalkmamış. Sabah uyanınca; ‘bu rüyayı büyük bir âlime yorumlatmam lazım gelir’ diye düşünmüş.
Zamanın âlimlerinden birisine gitmiş, âlim; böyle bir rüya görmediği için yorum yapmaktan çekinmiş ve başka bir âlime gidip danışması gerektiğini dile getirmiş. Adam merakla; ‘bu rüyanın yorumu ne ola ki, âlim yorum yapmaktan çekindi’ demiş. Başka bir âlime daha gitmiş, o da yorum yapmamış ama ‘şurada büyük bir zat var, istersen rüyanı bir de ona anlat’ demiş. Adam gönderildiği zata gitmiş, rüyasını anlatmış. Âlim rüyasını dinlemiş ve yorum yapmış. Adam, o rüyanın yorumunu yapan zatın dervişi olmuş ve hayatının sonuna kadar ikamet etmiş o dergâhta. Kalbini imanla dolduran insanın bütün azaları da iman eder.’ der ve sohbetimize son vererek Fatih ağabeyin çay ocağından ayrıldık. Manevi mevzulardan dem vurarak, kalbimizin ferahlamasını sağlamıştık o gece. Her gece öyle olmasını isterdik ama insanoğlu unutmaya meyilli olduğundan maneviyatını da unuttu ve dünyaya dalmıştı. Geriye günahlarla dolu dünyada hayatına devam etmek ve maneviyatını korumak kalmıştı.