Milliyetçi Hareket Partisinde yaklaşık iki aydan beri devam eden bir kadro yenileme hareketi var… “Şimdilik” 17 il, iki yüze yakın ilçe yönetimi yedek kulübesine çekildi ve yeni kadrolar sahaya sürüldü.

Feshedilen il ve ilçelerin birçoğunda irtibat halinde olduğumuz, fikir alış-verişinde bulunduğumuz ülküdaşlarımız olmasına rağmen, Şanlıurfa Teşkilatı da feshedilince bazı ülküdaşlarım ve dostlarım telefonla arayarak, “neden feshedildi, şuraya kim atanır, buranın başkanı kim olur” gibi sorular soruyorlar.

Bütün bu sorulara buradan toplu bir cevap vermek istiyorum:

Bir kere şunu unutmayalım ki, MHP sıradan bir siyasi parti değildir. MHP’yi diğer siyasi partilerden ayıran özellikler vardır.

MHP’de belde, ilçe ve il başkanlığı hatta genel başkanlık koltuğunun bile sahibi asla tek kişi değildir. MHP’deki büyük veya küçük bütün makamların görünen sahipleri dışında bir de görünmeyen hak sahipleri vardır.

Bu hak sahipleri kimdir?

“Sandıktan bize tek bir oy dahi çıkmasa, İslam’dan, insaniyetçilikten ve Türkçülükten vazgeçmeyeceğiz. Biz, politikacı değil, bir davanın takipçileriyiz” diyerek; Milliyetçilik, Ülkücülük, Ahlakçılık, İlimcilik, Toplumculuk, Köycülük, Endüstri ve Teknikçilik, Gelişmecilik ve Halkçılık, Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik ilkeleriyle Türkiye’ye ve Türk dünyasına hizmet aşkını yüreklere nakşeden ve Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ’in...

“Mutlak manada milli, manevi değerlere bağlı gençliği ülkü ve fikirler etrafında toplayacak aksiyoner bir hareketi oluşturmak zorundayız” diyen Dündar TAŞER’in…

“Ben yazılarımı; aklımı, mantığımı, zekamı ve duygularımı; inancım adına, inancım için kurşuna dizerek yazarım” diyen Necdet SEVİNÇ’in…

Bir konferansında aniden sandalyeyi kafasının üstüne kaldıran ve sonra da indirip kendisi sandalyenin üzerine çıkan ve dinleyicilere hitaben: “Menfaatleriniz bu sandalyedir. Eğer üstün tutarsanız alçalırsınız, fakat menfaatlerinizi ayaklarınızın altına alırsanız yükselirsiniz” diyen Seyyid Ahmet ARVASİ’nin…

“Bir fikre bağlanmak güzel ve kolaydır. Ama onun gereklerini yerine getirmek zordur. Onun için herkes milliyetçi olur fakat ülkücü olamaz. Ülkücülük için, sevdiğine inançla bağlanacak zengin ruhlara, çekilen cefayı safa gibi karşılayacak cesur yüreklere ihtiyaç vardır” diyen Galip ERDEM’in…

“Bazı dağlar vardır; başları dik, gururlu ve sakin dururlar. Büyük patlama oluncaya dek hiç kimse o dağların bağrında yanıp duran ateşi fark etmemiştir.” diyen Emine IŞINSU’nun…

“Bizi öldürebilirler fakat davamızın yürüyüşünü kimse engelleyemez” diyen şehit bakanımız Gün SAZAK’ın…

…ve daha diğer ülkücü / Türkçü aydın, yazar ve liderlerin fikir ve görüşlerinden etkilenerek, ülkücülüğü benimseyen milyonlarca Türk milliyetçisi vardır.

1960’ların sonlarına doğru Çin ve SSCB üzerinden gelerek ülkemizi saran kara bulutlar; dinsizlik, inançsızlık, milliyetsizlik, mülkiyetsizlik, başıbozukluk, anarşistlik yani komünizm olarak milletimizin üzerine yağmaktaydı.

İşte tam bu noktada ülkücüler devreye girmişti.

Cennet yurdumuz Türkiye’nin demirperde ülkesi olmaması için göğsünü siper eden, yaklaşık 12 yıl boyunca, Marksist, Leninist, Maocu, kürtçü ve ermenici onlarca terör örgütüne karşı tek başına mücadele eden ülkücüler vardı…

Evi kurşunlanan, işyeri bombalanan, arabası patlatılan, ekini yakılan, dükkanı kundaklanan, doğu ve güneydoğuda apocu, pkk’lı soysuzların, iç anadoluda, batıda komünistlerin kurşunlarıyla şehadet şerbeti içen binlerce ülkücü vardı…

…ve o şehit ülküdaşlarımızdan geriye kalan gözü yaşlı ana-babası, dul eşleri, yetim evlatları vardı…

Okuldan atıldığı, memuriyetten ihraç edildiği, ticarette iflas ettiği, battığı halde yolundan dönmeyen başı dik on binlerce ülkücü vardı…

POL-DER’lilerin işkenceleri sonucu işlemedikleri suçları kabul etmek zorunda kalan ve onlarca yıl hapis yattıktan sonra kimisi beden, kimisi ruh sağlığını “içeride” bırakarak, “dışarı” çıkan ülkücüler vardı…

“Yüksek Güvenlikli” askeri cezaevlerini yolgeçen hanına çevirip, üç-dört defa firar eden, koğuş penceresinden savcıya ateş eden, içeride karşılaştığı ülkücü katillerinin cezasını kesen, mahkemede askeri hakimin yüzüne karşı küfreden, yüzbaşıya “hey! asker ağa” diye seslenen, ağır işkencelere rağmen içeride yattığı yıllarda üniversite okuyan, şiir yazan, roman yazan, senaryo yazan, spor yapan, dergi çıkaran olağanüstü inançlı ülkücüler vardı…

Tahliye olduktan sonra, yaşıtları torun sevmeye hazırlanırken, kendileri henüz bir yuva bile kuramamış olan ana-babası ölmüş, baba ocağı kapanmış, evsiz, işsiz, mesleksiz, “sabıkalı” ve hayatı kesintiye uğramış olsa da asla umutsuzluğa kapılmayan ve “nerede kalmıştık” diyerek teşkilatlara koşan ülkücüler vardı…

12 Eylül 1980 darbesiyle Türk askerinin şerefli üniformasının içine saklanmış olan Amerikan uşakları ülkücü hareketin üzerinden silindir gibi geçmişti. Artık idam sehpalarına çıkan masum ülkücüler vardı… Sürgünde vatan hasretiyle yanan ülkücüler vardı… Eczacı, avukat, doktor, mühendis, tamirci, berber, terzi, gazeteci olabilecekken, başkalarının yanında asgari ücretli beden işçisi olarak çalışan ülkücüler vardı…

Askeri idareden -sözde- demokrasiye geçilirken bazılarının ANAP’ta, DYP’de tezgah açtığı, ihale kaptığı, mal mülk edindiği, nüfuz sağladığı dönemde Muhafazakar Partinin, Milliyetçi Çalışma Partisinin başarısı için çalışan, “Bizim Ocak” temsilciliklerinde seminerler veren, gençleri bilgilendiren, bilinçlendiren, teşkilatlandıran ülkücüler vardı…

Davasına hizmet yolunda; gençlik hayallerinden, dünyevi zevklerden, aşktan, sevdadan, paradan, puldan, makamdan, mevkiden, etiketten, menfaatten feragat eden ülkücüler vardı, hala da var…

İşte bu yüzden; en küçüğünden en büyüğüne kadar Milliyetçi Hareket Partisindeki tüm makam koltuklarında; ülkücü şehitlerin kanı, gazi ülkücülerin alın teri, dul ve yetimlerin gözyaşlarıyla duaları vardır.

İşte bu yüzden; MHP’deki koltuklarda oturan her yetkili o koltuğun üzerinde hakkı olan şehitleri, şehit yakınlarını, gazileri, yusufiyelileri, liselileri, üniversitelileri, gençleri, yaşlıları kısacası sorumluluk bölgesindeki bütün ülkücüleri tanımak, saymak, sevmek, destek olmak zorundadır.

Bunu yapan yetkili aynı zamanda etkili de olur!
Bunu yapan yetkilinin adını ülkücüler akıllarının şeref köşesine altın harflerle yazarlar ve ömürlerinin sonuna kadar da silmezler…

Tüm il ve ilçelerde “başımızı önümüze eğdirmeden” görev yapan ve süresi dolunca devreden birbirinden değerli başkanlara teşekkür ederken, yeni atanan başkanlara da başarılar diliyorum.

Bu değişikliklerin aynı zamanda bir “öze dönüşe” ve imamesi kopmuş tespih taneleri gibi onlarca partiye, yüzlerce dernek ve vakfa dağılmış olan ülkücülerin tek çatı altında toparlanarak “tek başına iktidar” ve “Milliyetçi Türkiye” hedefine yeniden kilitlenmesine vesile olmasını diliyorum.