Kimi yazarlar konuyu belirler, yazar, şablon oluşturur en sonunda başlığa karar verir. Bazen başlık bulamadığından yazısını yazamayabilir. Ben onlardan değilim. İlk başta yazacağım konuyu kafamda atar tutarım. Konuya uygun başlık bulduğumda yazmaya başlarım. Öyle ya eğer meramını 2 kelime ile anlatamıyorsan neden kendine yazar diyorsun ki? Ayrıca başlık insanda heyecan oluşturmalı yazının içeriğine yönlendirmelidir. Bugün kafamda makamlar ve liyakat problemi konusu beynimin sağ ve sol lobu tartışırken, Nazan abla oradan iyi de iyi de dıtırıttırıttırıt demeye başladı. Sözleri ise konuyla ilişkilendi sanki; kimi yükseklerden uçuyor. Kimi kimi yükseklerden. Kimi gerçeklerden kaçıyor. Kimi kimi gerçeklerden. Kimine bir haller oluyor. Kimi hep bir şeylere takıyor. Kim kimi densiz kimi denli. Peki liyakat ne demek ti? Liyakat, bir işi en iyi yapacak kişiye, yani ehil olana verme prensibidir; sadakatin değil beceri ve ahlakın esas alındığı, adalet, güven ve kurumsal başarının temel taşıdır.Türkiye’de bazı sorunlar vardır; bağırmaz, çağırmaz, ilk bakışta can yakmaz. Yavaş ilerler. Sessizce yerleşir. Tıpkı bir diş çürüğü gibi. Başlangıçta yalnızca hafif bir sızı hissedilir, “Üstüne gitmesek de olur” denir. Zamanla alışılır. Alışıldıkça ihmal edilir. Böylece çürüme derine iner.
Nazan abla oradan devam eder tabi ki; Açıyor gülleri birinin. Açıyor gülleri. Çalıyor zilleri birinin. Çalıyor zilleri. Etekleri… Aynı nakarat. Hep aynı, aynı. Yarısı bayat. Hep aynı, aynı. Yarısı hayat. Aynı nakarat. Anlat, anlat. Sorun görünür olduğunda ülkemizde yapılan müdahale ise çoğu zaman gerçek bir tedavi değil; üstünü kapatma çabasıdır. Çürüğü temizlemek yerine dolgu yapılır. Üstelik bu dolgu da modern ve sağlıklı değildir; eski, ağır ve tartışmalı bir yöntemdir: Cıva dolgu.Çürük temizlenmeden yapılan her dolgu yalnızca görüntüyü düzeltir. Alttaki enfeksiyon sürer. Cıva dolgu zamanla genleşir, dişi zorlar, çatlatır. Bugün “istikrar” adına yapılan pek çok düzenleme de böyledir. Sorunu çözmez; onu daha derin daha karmaşık ve daha tehlikeli duruma getirir.
Kiminin öfkesi yangın. Kiminin tövbesi. Kiminin gözleri baygın. Kiminin sözleri. Kimi hep muzır işlere bayılır. Kimi her gün bunalım takılır. Kimi kimi telsiz kimi telli.
Sonuç kaçınılmazdır: Yanlış teşhis, yanlış tedavi. Kamuda, yargıda, eğitimde, ekonomide alınan pek çok karar, sorunun sınırlarını görmeden atılan adımlar gibidir. Teşhis yapılmadan çözüm dayatılır. Uyarılar susturulur, eleştiriler “olumsuzluk” sayılır. Böylece sistem, kendini düzeltme yeteneğini kaybeder.Daha kötüsü, liyakatsizliğin yalnızca yanlış kişileri göreve getirmekle sınırlı kalmamasıdır. Asıl yıkım, doğru kişilerin sistemin dışına itilmesiyle yaşanır. Bilgili olan susar, dürüst olan uzaklaşır, işini ciddiye alan yorulur. Çünkü yıpranır. Geriye, ihmalle dolgu yapmayı tedavi sananlar kalır. O noktadan sonra çürük gizlenmez bile. Normalleşir. “Zaten böyle” denir. Toplum, diş ağrısıyla yaşamayı öğrenir.
Gerçek onarım farklıdır. Önce olanı kabul eder: “Burada çürük var.” Ardından acı pahasına temizlik yapar. Bazı alışkanlıklar terk edilir, bazı yapılar sökülür, bazı yetkiler sınırlandırılır. Bu süreç sancılıdır ama kalıcıdır. Çünkü amaç, günü kurtarmak değil; sağlığı geri kazanmaktır.
Peki bu böyle mi olur? Sanmıyorum. Mücadele olsa bile sonucu yine Nazan abla belirler ve bence doğruyu söyler;
Tantana var iş yok. Gürültü var ses yok
Sureti var aşk yok. Görüntü var renk yok
Yarısı hayat (o nakarat). Aynı nakarat (yine)
Anlat, anlat
Sağlıkla kalın!