BİR HİKÂYE BİR TATLI
Reklam
Bekir Yıldırım

Bekir Yıldırım

BİR HİKÂYE BİR TATLI

24 Kasım 2019 - 09:32

Urfa’da fast-food denilince akla gelen ilk yemek; ciğerdir. Hazırlanışı, maliyeti ve tadıyla vazgeçilmezlerimiz arasındadır. Her yerde ciğer yenmez. Mekân, yapılış tarzı, maliyeti, mekânın sahibi ve salatasıyla ayrım yapmak zorundasınızdır. Bizim için en önemlisi; mekân sahibinin müşterilerine olan tavrıdır. Mesai bitiminde karnımızın aç olduğunu ve midemizin koro halinde tuhaf sesler çıkardığını tüm dünya biliyordu sanki. Arkadaşlarla iş çıkışı; ’yeni açılan bir mekân varmış, oraya gidelim’ dedim. Kasım; ‘tabi abi, ciğer varsa ben her zaman açım.’
Mekâna girdikten sonra burnumuza gelen ciğer kokusu, bizi alıp başka diyarlara götürdü ve midemizin orkestra eşliğinde çıkartılan seslerine ortak oldu. Bize uygun bir yer bulup oturduk. Dükkanı şöyle bir gözden geçirince midemize hitap ettiğini hemen anlamıştık. Sipariş için beklemeye koyulduğumuz vakit gelip masamıza oturdu Mustafa abi ve ilk tanışma sohbetimizi gerçekleştirdik. Dükkan sahibi olduğunu bilmiyorduk. Laf lafı açıp mekânı ve ciğerin özelliklerini sıralayınca; yüzümüzde belirginleşen gülümseme, sohbetin koyulaşması ve ciğerin kokusuyla kendimizden geçtik. Acıkan karnımızı doyurmak için geldik ama sohbet daha güzelmiş be Mustafa abi!
Karnımızı doyurduktan sonra tatlı yemezsek olmazdı tabi! Tatlı yemek için bir mekân adı aklımıza gelmiyordu ya da gittiğimiz yerler artık bizi cezbetmiyordu. Urfa’da yiyebileceğin tatlılar; şıllık, baklava, künefe. Bunların tadı kalmadı artık, her yeri bunlar kaplamıştı sanki. Tatlı olarak damağımızı değiştirmemiz gerektiğini orada anlamıştık. Kasım atıldı hemen ve ilk aklına gelen, tadı damağında kalan atom tatlısından bahsetti. İsmi hoşumuza gitmemiş, farklı anlamlar içeren bu tatlıyı denemekten başka çaremiz kalmamıştı. Yürüyerek gitmeği yeğledik. Hem bedenen hem de zihnen tatlıya hazırlanmamız gerekiyordu.
Midenin üçte birini boş bırakmamızı söyleyen Peygamber Efendimizin sözünü unutup dünyaya dalmıştık. İnsanoğlu sonuçta, çiğ süt emmiştik. Yer, içer ve yatar! Bu kelimeleri unutmamış ama Peygamber Efendimizin hadislerini unutuvermiştik. Yola yürüyerek devam etmemizin asıl sebebiyse buydu. ‘’Dolu olan mideyi; efor sarf ederek potansiyel enerjiye dönüştürüp mideye yardımcı olmak’’ hedeflerimiz arasındaydı. Hem spor yapacak hem de tatlı için mideye boş yer açacaktık. 45 dakika yürüdükten sonra varabilmiştik mekana. Kasım’ın ballandırarak ve anlattığında sanki tadına bakıyormuş gibi anlatması; bizi etkileyen temel unsurlardan birisiydi.
Selam vererek mekâna girmek bizim adetlerimiz arasına girmişti. Allah’ın selamını vermek sünnet, almaksa farzdı. Aslında bizdeki temel prensip buydu. Allah’ın selamını alan mekâna gir, alış-veriş yap, Allah’ın selamını almayan mekâna girme.
‘’Kasım’ın sözüne güvenip geldik buraya. İnşallah, kötü bir şey gelmez önümüze de kurulan hayallerimiz boş yere yıkılmaz’’ diye içerleniyordum kendi kendime. Siparişlerimiz alındı ve sohbet koyulaşmaya başladı.
Urfa’nın işlek caddelerinden birisinde bulunuyordu bu mekân. İsmini duymuştum ama gelip bu yerin hazzına varmak aklıma gelmemişti. Bize gurme de diyebilirsiniz. Kasımla yan yana gelince gördüğünüz bütün gurmeleri unutun ve bizi takip etmeniz yeterli olacaktır.
Sohbet koyu, mekân güzel, soru şu; dükkan sahibi nerede? Sanki mekân sahibini görmeden içimiz rahatlamayacaktı. Sonunda bu yerin sahibini de görünce içimiz ferahladı. Konuşmasından tutunda giyimine kadar her şeyini kontrol ediyorduk. X-ray cihazlarımızla adamı tarıyorduk. Masamıza geldi ve oturdu; ‘bir tatlıya karşılık bir hikâye! Bizim burada usul böyle. Sipariş veren müşterilerime bir hikâye anlatmak boynumun borcudur.’ Biz hikâye değil, sohbet de değil demeye kalmadan başladı söze. Şaşkın bakışlar arasında hayatının bir kesitini anlatmaya başladı. Sedat abiden etkilendiğim gün; o gündür. ‘Eskiden çok içerdim bir kız yüzünden, Allah affetsin! Sevdim onu ve ölümü bile göze alarak sevdim. Babasından istedim verdi ama kendisi kabul etmedi. Evlerinin önünde sabahladım, şarkılar söyledim, mahalleyi ayağa kaldırdım, yine de beni sevmedi. İçkiye başladım; her gün, her sabah, her akşam içtim içtim ve yine içtim. Sonu olmayan bir boşluğa kedimi attım. Güneş hiçbir zaman üzerime doğmadı. Tabi eğlence mekânında çalışıyorsan içkinin dibine vurursun. Rakılar, beyaz şaraplar, kırmızı şaraplar dinlemiyordum önüme ne gelirse içiyordum ve kız bana yar olmadı bir türlü. İçkiye vermiştim kendimi. Kafam ayık olduğunu hiç hatırlamıyorum. Günde iki saatlik uykuyla çalışıyordum. Sonra bir hastaneye gittim ve tedavi oldum. Çok şükür içkiyi bıraktım, kızı da bıraktım. Bir aile kurdum kendime, onların var olmasıyla ne kız kaldı ne de içki!’
Hikâyenin acıklı olması bir yana Sedat abinin gözlerinin dalıp gitmesi, kendini unutması bir yana. Günler geçmiş ama hatıralar hep saklı kalmıştı. Gidebileceğimiz mekanlar arasına almıştık bu yeri.
Sedat abi ve Mustafa abi günümüzü renklendirip, yorgunluğumuzu alıp, midemize bayram ettirmişti. Günün sonlanmasıyla birlikte aklımızda yer edinen acıklı hikayeler bırakmıştı Sedat abi. Tatlı güzeldi ama hikâye daha güzeldi be Sedat abi!