Doğu Avrupa'yı ve Balkanların bir kısmını istila eden Komünizm 1960'lı yıllarda işçi ve köylü üzerinden Türkiye'ye de girmeye çalışmış fakat başarılı olamayınca akademik kadrolarda bulunan bir takım satılık beyinleri ele geçirerek üniversitelere sızmıştır. Üniversitelerin özerk yapısından faydalanarak, üniversiteleri teorik ve pratik anlamda eğitim kampı şeklinde kullanmaya başlamışlardır. O dönem komünizmin zararlarını bilen genç sayısının az olması işlerini kolaylaştırmaktaydı. Ellerindeki SSCB kaynaklı sınırsız para ve kadın kozlarını kullanarak gençleri ağlarına düşürüyor sonra da istedikleri her türlü yasa dışı eylemde bu gençleri kullanıyorlardı.

Sürgünde bulunduğu Hindistan'dan 23 Mart 1963 tarihinde yurda dönen Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ yaklaşan komünizm tehlikesini erken fark ederek hemen 'Huzur ve Yükseliş' adında bir dernek kurarak seminerlere başlar. Başta büyük şehirler olmak üzere aziz vatan topraklarının birçok yerine giderek komünizm illetinin zararlarını anlatır ve gençliği uyanık olmaya çağırır. Daha sonra da hem bu illetle mücadele etmek hem de Türk milletini kalkındırmak için siyaset sahnesi girmek gerektiğine kanaat getirdiğinden Osman BÖLÜKBAŞI'nın Genel Başkanlığını yürüttüğü CKMP'ne girer bu partide bir süre aktif olarak çalıştıktan sonra yapılan genel kurulda partinin genel başkanlığına seçilir ve partinin adını Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştir, gençliği teşkilatlandırmak için de Ülkü Ocakları'nı kurdurur.

Artık üniversitelerdeki komünistlerin karşısında fikri birikimi olan donanımlı gençler bulunmaktaydı. Komünistler diledikleri gibi at oynatamıyorlardı. Ülkemizi SSCB'ye sömürge yapmaya ant içmiş Marksist ve Leninist teröristler, Türk İslam Ülkücülerine karşı şiddet kullanmaya başlamakta gecikmemişlerdi. Taşlı, sopalı kavgalar ufak tefek yaralanmalar oluyordu. Fakat 1968 senesindeki Mübarek Ramazan ayında iftarını açtıktan sonra kaldığı Ankara site yurdunun kantinine çay içmeye giden İlahiyat Fakültesi öğrencisi Osmaniyeli 22 yaşındaki Ruhi KILIÇKIRAN'ın 4 Ocak'ta kurşunlanarak şehadete ermesi her şeyi değiştirmişti. Ardından, Süleyman ÖZMEN, Dursun ÖNKUZU, Yusuf İMAMOĞLU derken olaylar Urfamıza da sıçramıştı.

Ermenek'li Matematik öğretmeni Mahmut BEDİR'in 3 Mayıs 1977 akşamı ÜLKÜ-BİR'de verdiği seminerin ardından evine giderken sokak ortasında kurşunlanmasıyla ülkücü hareket 99. Şehidini Urfa'da veriyordu. Şehitler kervanı böylece uzayıp gidecekti. 12 Eylül 1980 darbesine kadar resmi olmayan rakamlara göre Urfa'da 40, Türkiye genelinde ise 5 bin ülkücü şehadet mertebesine ulaşmıştı.

Bütün bu olayların asıl sorumlusu, yaklaşan komünizm tehlikesi görmezden gelen, vatanı peşkeş çekmek isteyenlerle, vatana sahip çıkmaya çalışanları aynı kefeye koyan dönemin hükümetler ile kutsal değerlerimize saldırılar düzenlenirken gereken iradeyi ortaya koymayan kolluk kuvvetlerimizdir.

1980 darbesinin üzerinden 32 yıl geçti… Bu süre içinde bölücü örgüt PKK çok güçlendi, özellikle son 10 yıllık dönemde gücünün zirvesine ulaşarak en büyük eylemlerini yaptı. Hükümetten en büyük tavizleri koparttı. Dağlarda ve Güneydoğu şehirlerinde hakimiyetini ilan etme aşamasına gelen, aylarca okullarda ders yaptırmayan, köy öğretmenlerini okullarına sokmayan, ilçe Milli Eğitim Müdürlerini tehdit eden, ayaklanma provaları yapan emperyalizm maşası teröristler hükümetin hiçbir yaptırımıyla karşılaşmayınca hem büyük şehirlerin meydanlarına sokaklarına inmiş ve hem de üniversitelere girmiştir. Bunu yaparken bazı şehirlerde ve/veya üniversitelerde DHKP-C, TİKKO, TKP-ML gibi terör örgütleriyle işbirliği yaparak kutsal değerlerimize ortak saldırılar düzenlemeye başlamışlardır.

Bir ülkede iç karışıklık çıkarmanın en kolay yolu üniversitelerden geçer. AKP Hükümeti halen komşularımızın iç işleriyle uğraşmakta ve üniversitelerde olan olaylara gözünü, kulağını kapatmaktadır. Bugün Marmara, ODTÜ, Atatürk Üniversitelerinde aylardan beri devam eden gerginlikler artık kampus dışına taşmaktadır ve diğer üniversitelere sıçraması an meselesidir. Okul binalarını yakıp, yıkan kendilerinden olmayan öğrencilere karşı şiddet uygulayan veya okula sokmak istemeyen bölücü teröristlere karşı hiçbir ciddi müdahalede bulunulmaz iken Atatürk Üniversitesinde ellerinde sadece defter ve kitapları olduğu halde okuma haklarını savunmak adına göğüslerindeki iman ile terörün karşısına dikilen ülkücü öğrenciler göz altına alınmıştır.

Sistem ülkücülere dün de aynısını yapmıştı; 12 Eylül öncesi kolluk kuvvetlerimiz sokağa çıkamazken, vatanı uğruna canını ortaya koyan ülkücülere ihtilalden sonra akıl almaz işkenceler uygulanırken ağzı içki kokan bir insan müsveddesi 'Size mi kaldı ulan vatanı kurtarmak' demişti. Eğer devletin ilgili birimleri etkisiz kalırsa, yetkiler yerinde ve zamanında kullanılmaz ise, vatanımızın bölünmez bütünlüğü, bayrağımızın gönderde dalgalanması tehlikeye düşerse, 'vatanı kurtarmak yine bize kaldı' der, gereğini yaparız.

Ancak bu şartlarda biz ülkücülerin ayağa kalkmasını gerektirecek, sokaklara dökülüp, hem teröristlerle, hem de kolluk kuvvetleriyle karşı karşıya kalmanın gereksiz olacağı kanaatindeyim. O yüzden ülkücü öğrenciye düşen en büyük görev derslerine çalışmak, sınavlarından iyi not almak ve okulundan mezun olarak iş, güç sahibi olmaktır. Kimsenin oyununa, kimsenin gazına gelmek ülkücüye yakışmaz. Ülkücü emri ve görevi sadece teşkilatından alır, yaptığı işin hesabını da sadece teşkilatına verir. Teşkilatının bilgisi dışında eyleme giden, eylem kırmaya giden ülkücünün teşkilatıyla bağı kopmuş demektir.

AKP hükümetinin, polis ve jandarmanın bir an önce gaflet uykusundan uyanarak, üniversitelere müdahale etmesini diliyorum. Zira, bir insana terörist denilebilmesi için illaki dağda olmasına gerek yoktur. Huzur bozan, düzen bozan, toplumun birlik ve beraberlik duygularını zedeleyen, korku ve paniğe neden olan herkes öğrenci de olsa, akademisyen de olsa, tüccar da olsa esas itibariyle teröristtir.Teröristin yeri de devletin okulları değil, devletin cezaevidir.