Evin içinde bir telaş…

Çanta alınacak, kalemler seçilecek, defterler hazırlanacak.

Ama asıl telaş bunlar değil.

“Acaba çocuğum okuyabilecek mi?”

“Arkadaşlarından geri kalır mı?”

“Ödevlerini yapabilecek mi?”

“İyi bir öğretmeni olacak mı?”

“Ben çocuğuma nasıl davranacağım?”

Velilerimizin kafasında onlarca soru…

Bir de üstüne internetten okunan yüzlerce tavsiye!

Şimdi gelin, biraz sakin olalım.

Çocuğunuz 1. sınıfa başlıyor. Üniversite sınavına değil.

Bunu özellikle söylüyorum.

Çünkü daha çocuk okulun kapısından girmeden, biz onun önüne kocaman bir başarı yarışı koyuyoruz.

Biri erken okumaya başladı mı?

“Bizimki neden başlamadı?”

Bir arkadaşından geri kaldı mı?

“Acaba çocuğumda bir problem mi var?”

Hayır!

Çocuk bu…

Bazen hızlı öğrenir, bazen biraz zamana ihtiyaç duyar.

Bazen ödevini yapmak ister, bazen de defteri görünce kaçar.

Bu dünyanın sonu değil.

Anadolu’da güzel bir söz vardır:

“Acele işe şeytan karışır.”

Biz çocukların eğitimine biraz fazla acele karıştırıyoruz.

Daha ilk sınıfta çocuğun başarısını arkadaşlarıyla ölçmeye başlıyoruz.

“Bak Ayşe okuyor, sen hâlâ okuyamıyorsun.”

İşte bu cümle basit gibi görünür ama çocuğun içine ağır gelir.

Çocuğunuzu başka çocuklarla değil, dünkü hâliyle kıyaslayın.

Dün iki harf biliyordu, bugün dört harf biliyorsa ilerlemiştir.

Dün kalemi düzgün tutamıyordu, bugün biraz daha iyi tutuyorsa başarıdır.

Eğitim sadece not değildir.

Eğitim, çocuğa “Ben yapabilirim.” duygusunu kazandırmaktır.

ÖĞRETMEN MESELESİ

Velilerin en büyük kaygılarından biri de öğretmen seçimi.

Ben bir eğitimci olarak şunu söyleyeyim:

Öğretmenin sadece bilgisine değil, çocuğa nasıl baktığına da bakın.

Çünkü bazı öğretmenler çocuğun hatasını görür.

Bazı öğretmenler ise hatanın arkasındaki çocuğu görür.

İşte gerçek öğretmenlik biraz da budur.

Çocuğa okumayı, yazmayı, matematiği öğretmek önemli.

Ama ona:

“Sen yaparsın.”

diyebilmek daha önemli.

Maria Montessori, çocuğun kendi hızında gelişmesine ve bağımsız öğrenmesine büyük önem veriyordu.

Biz ise bazen çocuğun elinden kalemi alıp onun yerine yazıyoruz.

Sonra da:

“Benim çocuğum neden özgüvenli değil?”

diye soruyoruz.

Çünkü bırakmadık ki!

Her yanlışında müdahale ettik.

Her eksik ödevinde kızdık.

Her başarısında daha fazlasını istedik.

Birinci sınıf sadece çocuğun okula başladığı yıl değildir.

Anne babanın da yeniden öğrenci olduğu yıldır.

Ne zaman yardım edeceğinizi…

Ne zaman geri çekileceğinizi…

Ne zaman konuşacağınızı…

Ne zaman sadece sarılacağınızı öğreneceksiniz.

O yüzden sevgili anne babalar…

Çantayı hazırlayın.

Kalemleri alın.

Öğretmeninizle tanışın.

Ama bir şeyi evde bırakın:

Paniği.

Çocuğunuz 1. sınıfa başlıyor.

Hayatı başlamıyor.

Dünyanın son sınavına girmiyor.

Sadece yeni bir kapıdan içeri giriyor.

Bırakın o kapıdan korkarak değil, merak ederek girsin.

İlk gün okuldan çıktığında:

“Kaç sayfa okudun?”

diye sormadan önce bir kez sarılın.

Ve sorun:

“Bugün okulda en çok neyi sevdin?”

Çünkü bazen bir çocuğun eğitim hayatını değiştiren şey, çözdüğü test sayısı değildir.

Ona inanan bir annenin bakışı, güvenen bir babanın sözü ve “Sen yaparsın.” diyen bir öğretmenin sesidir.

Çünkü eğitim önce insanı büyütür.

Dersler sonra gelir.