Yüzyıllardır çözümü aranan kekemelik ve toplumun değişmesi gereken bakış açısı

Bir insan düşünün…

Anlatacak çok şeyi var.

Zihninde kurduğu cümleler, paylaşmak istediği düşünceler, söylemek istediği kelimeler var.

Ancak konuşmaya başladığında bazen bir ses tekrar ediyor, bazen bir kelime uzuyor, bazen de söylemek istediği sözcük bir türlü çıkmıyor.

Karşısındaki kişi sabırsızlanıyor.

“Derin bir nefes al.”

“Sakin ol.”

“Yavaş konuş.”

Oysa belki de o insanın ihtiyacı olan tek şey, sözünü tamamlayabilmesi için kendisine zaman tanınmasıdır.

Çünkü kekemelik, yalnızca konuşurken yaşanan bir takılma değildir. Bazen söylenmekten vazgeçilen bir kelime, bazen cevaplanmayan bir soru, bazen de konuşmaktan kaçınılan bir ortamdır.

Peki, insanlık yüzyıllardır kekemeliği anlamaya çalışırken neden hâlâ bu kadar çok yanlış inanışa sahibiz?

Kekemeliğin tarihi, modern tıbbın ve dil ve konuşma terapisinin ortaya çıkışından çok daha eskilere dayanıyor.

Antik Yunan'dan günümüze uzanan tarihsel kaynaklarda konuşma akıcılığındaki güçlüklerden söz edildiğini görüyoruz. Ünlü hatip Demosthenes'in konuşmasını geliştirmek amacıyla ağzına küçük taşlar alarak konuşma çalışmaları yaptığı anlatılır. Ancak bu tarihsel anlatı, söz konusu yöntemin kekemelik için etkili veya güvenli olduğunu göstermez.

Yüzyıllar boyunca kekemeliğin nedenine ilişkin birbirinden farklı görüşler ortaya atıldı. Kimi dönemlerde dilin yapısıyla ilişkilendirildi, kimi dönemlerde psikolojik nedenlerle açıklandı. Çeşitli konuşma egzersizleri, mekanik araçlar, ilaçlar ve hatta cerrahi girişimler denendi.

Bugün geçmişe dönüp baktığımızda önemli bir gerçeği görüyoruz: Kekemeliğin nedenleri yeterince anlaşılmadan uygulanan yöntemlerin birçoğu bilimsel açıdan yetersizdi.

Peki, günümüzde durum farklı mı?

Elbette farklı.

Bugün kekemeliğin özellikle çocuklukta başlayan gelişimsel biçiminin, genetik yatkınlık ve konuşmanın sinirsel kontrolüyle ilişkili çok etkenli bir nörogelişimsel durum olduğunu biliyoruz.

Ancak bütün bireylerde kesin sonuç verecek tek bir tedavi yöntemi henüz bulunmuş değil. Kekemeliği ortadan kaldırdığı kanıtlanmış ve bu amaçla özel olarak onaylanmış bir ilaç da bulunmuyor.

Burada yanlış anlaşılmaması gereken çok önemli bir ayrıntı var.

Kesin bir tedavinin bulunmaması, kekemeliğin yönetilemeyeceği anlamına gelmez.

Çocukluk döneminde başlayan kekemelik bazı çocuklarda kendiliğinden düzelebilir. Uygun zamanda uygulanan bilimsel temelli terapi yöntemleri de konuşma akıcılığını ve iletişim becerilerini önemli ölçüde destekleyebilir.

Ergenlerde ve yetişkinlerde ise terapi yalnızca daha akıcı konuşmayı değil; konuşma sırasında yaşanan zorlanmayı azaltmayı, kaçınma davranışlarıyla baş etmeyi ve bireyin kendisini daha özgür ifade edebilmesini de hedefler.

Çünkü kekemelik terapilerinde başarıyı yalnızca takılmaların sayısıyla ölçmek doğru değildir.

Bir bireyin daha az kekelemesi önemli bir gelişme olabilir.

Ancak kekeleyeceğini bilmesine rağmen sınıfta söz alabilmesi, telefon görüşmesi yapabilmesi, düşüncelerini özgürce paylaşabilmesi de en az bunun kadar değerlidir.

İşte tam bu noktada toplum olarak değiştirmemiz gereken bazı yanlış inanışlar karşımıza çıkıyor.

“Kekemelik korkudan olur.”

Bu, toplumda en sık karşılaştığımız yanlışlardan biridir.

Kekemelik yalnızca korku, heyecan veya psikolojik travma nedeniyle ortaya çıkan bir durum değildir. Kaygı ve stres bazı bireylerde kekemeliğin şiddetini artırabilir; ancak bunlar gelişimsel kekemeliğin temel nedeni olarak kabul edilmez.

Hatta bazen bunun tam tersi yaşanır.

Birey kekeme olduğu için konuşma ortamlarında olumsuz tepkilerle karşılaşır. Zamanla konuşmaktan kaygı duymaya başlayabilir.

Yani kaygı, kekemeliğin nedeni olmaktan çok, yaşanan deneyimlerin bir sonucu da olabilir.

Bir başka yanlış inanış ise kekemeliğin zekâyla ilişkilendirilmesidir.

Oysa kekemelik, bireyin zekâ düzeyini veya düşünme kapasitesini göstermez.

Kekemeliği olan bir çocuk da diğer çocuklar gibi öğrenebilir, başarılı olabilir, hayaller kurabilir ve kendisini geliştirebilir.

Sorun çoğu zaman ne söyleyeceğini bilmemesi değil, söylemek istediği kelimeyi üretirken yaşadığı istemsiz akıcılık güçlüğüdür.

Peki, kekemeliği olan birine nasıl yaklaşmalıyız?

Öncelikle onun cümlesini tamamlamaya çalışmamalıyız.

Konuşurken sürekli düzeltmemeli, acele ettirmemeli ve her takılmada nefes almasını ya da sakinleşmesini söylememeliyiz.

Çünkü iyi niyetle yapılan bu müdahaleler, bireyin konuşmasına daha fazla odaklanmasına ve baskı hissetmesine neden olabilir.

Bunun yerine sözünü kesmeden dinlemeli, doğal bir konuşma temposu kullanmalı ve dikkatimizi kelimelerin nasıl söylendiğinden çok ne anlatıldığına vermeliyiz.

Özellikle çocuklarda kekemeliği alay konusu yapmak, taklit etmek veya konuşmasını başkalarının önünde eleştirmek ciddi olumsuz sonuçlar doğurabilir.

Bir çocuğun sınıfta söz almaktan vazgeçmesi, bildiği bir soruya cevap vermemesi ya da arkadaşlarıyla konuşmaktan kaçınması yalnızca konuşma akıcılığıyla ilgili değildir.

Bu durum onun sosyal katılımını, özgüvenini ve iletişim deneyimlerini de etkileyebilir.

Bu nedenle kekemeliği olan çocukların aileleri kadar öğretmenlerine ve arkadaşlarına da önemli sorumluluklar düşmektedir.

Çocuğun konuşmasını sürekli kontrol etmeye çalışmak yerine güvenli, sabırlı ve destekleyici bir iletişim ortamı oluşturmak gerekir.

Bir diğer önemli konu ise kekemelikten kaçınma davranışıdır.

Bazı bireyler kekeleyeceklerini düşündükleri kelimeleri değiştirebilir, konuşmalarını erteleyebilir veya belirli ortamlardan uzak durabilir.

Dışarıdan bakıldığında bu bireyler çok az kekeliyor gibi görünebilir.

Oysa yaşadıkları güçlük, duyduğumuz takılmalardan çok daha büyük olabilir.

Bu nedenle kekemeliği yalnızca dışarıdan duyulan ses tekrarlarıyla değerlendirmek eksik bir yaklaşımdır.

Dil ve Konuşma Terapistleri, kekemeliğin sıklığı ve biçiminin yanında bireyin konuşmaya yönelik düşüncelerini, duygularını, kaçınma davranışlarını ve günlük yaşamda karşılaştığı güçlükleri de değerlendirir.

Her bireyin ihtiyacı farklıdır. Dolayısıyla terapi hedefleri de kişiye özgü belirlenmelidir.

Burada özellikle vurgulamak istediğim bir düşünce var.

Kekemeliği olan bir bireyin amacı, hayatı boyunca tek bir kez bile takılmadan konuşmak zorunda olmak değildir.

Asıl önemli olan, kekemeliğin onun hayatını yönetmesine izin vermemektir.

Bir çocuk kekelese de sınıfta söz alabilmelidir.

Bir genç kekelese de arkadaşlarıyla rahatça iletişim kurabilmelidir.

Bir yetişkin kekelese de iş görüşmesine katılabilmeli, düşüncelerini savunabilmeli ve toplumun her alanında kendisine yer bulabilmelidir.

Çünkü konuşma hakkı, yalnızca akıcı konuşan insanlara ait değildir.

Yüzyıllardır insanlar kekemeliğin çözümünü arıyor.

Bilim gelişiyor, terapi yaklaşımları değişiyor, araştırmalar devam ediyor.

Ancak bugün hepimizin yapabileceği ve hiçbir teknolojik gelişmeyi beklememizi gerektirmeyen bir şey var.

Kekemeliği olan insanları sabırla dinlemek.

Onların yerine konuşmamak.

Söyledikleri kelimelerden önce anlatmak istediklerine değer vermek.

Ve en önemlisi, kekemeliği bir insanın başarısının, zekâsının veya değerinin ölçüsü olarak görmemek.

Unutmayalım…

Bir insanın konuşması takılabilir.

Kelimeleri tekrar edebilir.

Cümleleri beklediğinden daha uzun sürebilir.

Ama bütün bunlar, söyleyeceklerinin değerini azaltmaz.

Çünkü insanın değeri, kelimelerinin ne kadar akıcı çıktığıyla değil; düşünceleriyle, karakteriyle ve hayata kattıklarıyla ölçülür.

Kelimeler takılabilir, hayat durmamalı.

Mehmet Bilal Güneş

Dil ve Konuşma Terapisti