Bugün bir öğrencimin beslenme çantasında gördüğüm şey, bana öğretmenliğin ne demek olduğunu bir kez daha hatırlattı.
Maddi durumu çok kötü olan öğrencilerimden biri, salçalı ekmeğini kimse görmesin diye kollarıyla kapatarak çıkardı çantasından. Başını öne eğmişti. O mahcubiyeti gördüm, içim sızladı. Hemen sınıfa seslendim:
“Arkadaşlar, biliyor musunuz, ben de küçükken beslenmeme salçalı ekmek götürürdüm. En sevdiğim şeydir! Salçalı ekmek getiren varsa doya doya ben de yerim, hepsini yiyebilirim!”
O an yüzündeki mutluluğu görmeliydiniz. Birkaç cümleyle bir çocuğun yüreğindeki yük hafifledi. Belki de ilk defa, elindeki ekmekten utanmak yerine onunla mutlu oldu.
Anadolu’nun bir köyünde, bir annenin sabah erkenden hazırladığı salçalı ekmek vardır. Kimi zaman bir parça peynir, kimi zaman bir zeytin eşlik eder ona. Ama her lokmanın içinde emek, sevgi ve umut vardır. Hiçbir çocuk, evinden getirdiği ekmek yüzünden başını öne eğmemeli.
Öğretmenlik sadece matematik, Türkçe öğretmek değildir. Bazen bir çocuğun gözlerindeki mahcubiyeti silmek, bazen de kimsenin görmediği bir yaraya merhem olmaktır.
Velilerimize, öğretmenlerimize ve öğrencilerimize sesleniyorum: Birbirimizin hayatını bilmiyoruz. Yanımızdaki çocuğun hangi yoklukla mücadele ettiğini, hangi derdi içine attığını göremeyebiliriz. O yüzden yargılamadan önce anlamayı, gülmeden önce düşünmeyi öğrenelim.
Bugün o öğrencimin yüzündeki gülümseme bana şunu hatırlattı: Bu ülkenin geleceği yalnızca sınavlarda alınan yüksek puanlarla değil, birbirinin derdini anlayan güzel yüreklerle kurulacak.
Bazen bir çocuğun hayatına dokunmak için koca bir servete değil, bir tabak yüreğe ve iki güzel cümleye ihtiyaç vardır.
Bugün benim dersim matematik değildi.
Bugün dersimizin adı Salçalı Ekmekti.