İslam, hayatın her alanını kuşattığı gibi, varoluşun en sarsıcı gerçeği olan ölüm ve cenaze ahkamını da en ince ayrıntısına kadar belirlemiştir. "Her nefis ölümü tadacaktır." (Âl-i İmrân, 185) Hiçbir mahlukun kaçmaya güç yetiremeyeceği, hiçbir fâninin istisna tutulmayacağı mutlak ve kaçınılmaz son… Her canlı için takdir edilmiş bir ömür süresi, sayılı bir nefes miktarı vardır. Bu mühlet dolup vakit eriştiğinde, dünya denilen bu geçici konaktaki misafirlik biter; perdeler kapanır ve ebedî olan asıl hayata ilk adım atılır.
Dünya: Kul İçin Bir İmtihan Sahnesi
Unutulmamalıdır ki bu dünya hayatı, ilk nefesten son nefese kadar sadece ve sadece bir imtihan sınıfıdır. Hepimiz istisnasız bu sınıfa dâhil edildik ve sınava tabi tutulmaktayız. Ve her çetin sınavda olduğu gibi, bu büyük imtihanın da kazananları ve ebediyen kaybedenleri olacaktır.
Bizler, yegâne sahibimiz olan Allah’a kul olalım diye yaratıldık. "Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zâriyât, 56) Yüce Allah, bu kulluğun usulünü, adabını ve sınırlarını öğretmek üzere kutlu Rasuller ve yol gösterici Kitaplar göndermiştir. Hangimizin daha güzel, daha ihlaslı ameller işleyeceğini ayırt etmek için hayatı ve ölümü var etmiştir. "O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır." (Mülk, 2)
Hayat ile ölüm arasındaki o daracık koridorda hangi işlerin hayır, hangilerinin şer olduğu bizlere peygamberler aracılığıyla bildirilmiştir. Tarih boyunca hiçbir toplum bu rehberlikten mahrum bırakılmamıştır; "Andolsun biz, her ümmete, 'Allah'a kulluk edin, tağuttan kaçının' diye bir elçi gönderdik." (Nahl, 36) Zira adalet sahibi olan Allah, "Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz." (İsrâ, 15) buyurarak rehbersiz kalanları sorumlu tutmayacağını ilan etmiştir. Bu silsilenin ilk halkası, ilk insan ve ilk peygamber olan Âdem Aleyhisselamdır. Bu zincirin son, en parlak ve kıyamete kadar sürecek olan son halkası ise Muhammed Aleyhisselamdır. "Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur." (Ahzâb, 40) Bizler, o Son Peygamber’in ümmeti; rehberimiz olan son kitabın, Kur’an-ı Kerim’in doğrudan muhataplarıyız.
En Ağır Yük: Kul Hakkı ve Görünmeyen Uçurumlar
Gerek rehberimiz Kur’an-ı Kerim’de, gerekse onun yaşayan tefsiri, açıklayıcısı olan Efendimiz Aleyhisselamın Hadis-i Şeriflerinde uymamız gereken emirler ve sakınmamız gereken yasaklar en net biçimde önümüze konmuştur. İşlendiğinde kulun derecesini arşa çıkaran ameller ile insanı esfel-i safiline, hüsranın en dip noktasına düşüren büyük günahlar bir bir sayılmıştır.
İşte bu büyük günahlar içerisinde, ilahi ikazın sesini en çok yükselttiği, kulun kulaklarını sağır edercesine uyarıldığı en tehlikeli uçurum, kul hakkıdır!
Kul hakkı, sınırları insan aklının tahmin edebileceğinden çok daha geniş, sarsıcı bir çemberdir. Öyle ki, bazen insan farkında bile olmadan bu amansız günahın pençesine düşebilir. Kul hakkına girmek için illa birinin malını zorla elinden almak gerekmez; bazen pervasızca sarf edilen bir söz, küçümseyici bir el hareketi ve hatta göz ucuyla fırlatılan alaycı bir bakış dahi sizi bir insanın hakkına kelepçeleyebilir. Yüce Allah, bu gizli tehlikeye karşı insanlığı dehşetli bir tonla uyarır: “Arkadan çekiştiren, kaş göz hareketleri yaparak alay eden her kişinin vay haline!” (Hümeze, 1)
Bununla birlikte, ortada kulakları sağır edecek kadar bariz, vicdanları sızlatacak kadar ağır hak ihlalleri de vardır. Bir insanın malını gasp etmek, hürriyetini haksızca kısıtlamak, hatta ve hatta onun yaşama hakkını elinden almak bu cürümlerin en büyüğüdür. Küçük görüneninden en büyüğüne kadar her bir kul hakkı, bir Müslümanın bu dünyada en çok titremesi, geceleri uykusunu kaçırması gereken en büyük kabusudur; zira aksi bir tavır imanın özüyle bağdaşmaz!
Cehennemde Ebedî Bir Azap ve Zulüm Silsilesi
Bakınız, İlahi Adalet hiçbir suçu cezasız bırakmaz. Örneğin; suçsuz, günahsız ve hiçbir meşru gerekçe yokken masum bir Müslümanı katlederek en büyük hakkı ihlal edenin varacağı yer, geri dönüşü olmayan bir hüsrandır: "Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah, ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır." (Nisâ, 93)
İşte bu dehşetli ikaz, hayatın içindeki diğer zulümler için de bir aynadır. Müminlerin dünyasında şu listeye yer olabilir mi?
· İnsanlara fütursuzca küfretmek, onlarla alay edip gönüllerini yıkmak,
· Ticarette veya sosyal hayatta borç alıp, hiçbir geçerli mazereti yokken borcunu geciktirmek ya da arsızca üstüne yatmak,
· İffetli birine iftira atmak, insanların gizli ayıplarını pazar yeri gibi ifşa edip yaymak,
· Sinsi planlarla bir yuvayı yıkmak; evladı anasından babasından, anayı babayı evladından koparmak,
· Bir insanın bedenine zarar verip uzuv kaybına sebep olmak, malını çalmak, mülküne zarar vermek,
· Dilini bir zehir gibi kullanarak gıybet etmek, laf taşımak (koğuculuk), arkadaşların veya ailelerin arasını açıp onları birbirine düşürmek,
· İnsanları haksız yere üzmek, korkutmak ve tedirgin etmek...
Burada saymakla bitiremeyeceğimiz yüzlerce örnek, doğrudan kul hakkı potasında erimekte ve failini adım adım helakete sürüklemektedir.
Musallanın Ardındaki Dehşet: Ahiretin Asıl Müflisi
Efendimiz Aleyhisselamın kul hakkına dair sarsıcı uyarıları, asırlardır mümin yürekleri derinden sarsmış; hakiki Müslümanlarda bu günaha girmeme, şayet girilmişse de ne pahasına olursa olsun daha bu dünyadayken helalleşme hassasiyeti doğurmuştur. Çünkü bizler çok iyi biliyoruz ki; bir Müslümanın ahirete dair en büyük korkusu, sırtında kul hakkı kamburuyla huzur-u ilahiye çıkmaktır.
Mahşer günü hesaplar dürülürken, insanoğlunun en çok belini bükecek, onu yalnızlığa ve çaresizliğe mahkum edecek günahlar kul hakkı olacaktır. O çetin günde hak sahipleri kuyruğa girecek ve adalet isteyecektir. Unutmayın! O dehşet gününde para, altın, gümüş, arsa, kat veya yat geçersizdir. Orada tek bir para birimi vardır: Sevapları devretmek ya da günahları yüklenmek! ([Buhârî, Mezâlim 10, Rikâk 48; Tirmizî, Kıyamet 2, (2421)])
Nitekim İnsanlığın Efendisi (s.a.v.), ashabını ve kıyamete kadar gelecek olan bizleri şu dehşetli diyalogla sarsmıştır:
— "Müflis (iflas eden) kimdir, bilir misiniz?"
Ashab-ı Kiram, dünyevi bir refleksle:
— "Bizim aramızda müflis, parası ve malı olmayan kimsedir" diye cevap verince, Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Şüphesiz ki ümmetimin müflisi; kıyamet günü namaz, oruç ve zekat sevabıyla gelip, fakat şuna sövmüş, buna iftira atmış, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş ve şunu dövmüş olarak gelen kimsedir. Bunun üzerine onun hasenatından (sevaplarından) şuna buna verilir. Üzerindeki haklar bitmeden sevapları tükenirse, hak sahiplerinin günahları alınır da onun üzerine yüklenir. Sonra da cehenneme atılır." (Müslim, Birr 59; Tirmizî, Kıyamet 2)
İşte bu kötü akıbet, kalbinde zerre miktarı iman taşıyan her müminin en büyük kâbusudur. Bu yüzden Müslümanlar, nefes aldıkları müddetçe birbirlerini kul hakkına karşı uyarmak ve bu uçurumun kenarından arkalarına bakmadan kaçmak zorundadırlar.
"Hakkını Helal Et" Demekle Hak Helal Olmaz!
Sırtındaki bu cehennem kamburundan kurtulmak için kul, elinden gelen her şeyi yapmalıdır. Ancak burada sarsıcı bir ahlaki kural devreye girer: Kul hakkı konusunda İnsanların, size nasıl davranmasını istiyorsanız siz de onlara öyle davranmak zorundasınız. Kul hakkının affı, cami çıkışlarında veya bayramlaşmalarda "Hakkını helal et, benden de helal olsun" şeklinde dilden dökülen, adeta iş olsun diye aradan çıkarılan bir formalite değildir! Allah katında makbul olan helallik; içten, samimi, yüreği sızlayarak ve tam bir pişmanlıkla dilenilen helalliktir. Özellikle maddi ve mal mülk konusundaki hak ihlalleri için sadece kuru bir özür hiçbir şey ifade etmez! Gasp edilen hak; öncelikle aynı nitelikteki mal veya karşılığı ödenerek sahibine iade edilmeli, ardından sözel olarak rızalık aranmalıdır.
Yaşanmış şu ibretlik kıssa, sahte helalleşme tiyatrosunu gözler önüne sermektedir:
Anne ve babası vefat etmiş öksüz bir çocuğun amcası, haksız ve gaddar bir şekilde yeğeninin mirasını, ev ve arsalarını kendi üzerine geçirir. Yıllar geçer, amca ölüm döşeğine düşer. Ahiretin dehşetini ensesinde hissedince yeğenini yanına çağırır ve der ki:
— "Yeğenim, ben artık ölüyorum. Sen küçükken babandan kalan ev ve arsaları haksızca zimmetime geçirmiştim. Ne olur hakkını helal et..."
Yeğen, amcasının yüzündeki o sahte pişmanlığa bakar ve tokat gibi bir cevap verir:
— "Öyle mi amca? O zaman şimdi o ev ve arsaları derhal bana geri ver, tapuları üzerime devret; ondan sonra oturup helallik meselesini konuşalım!"
Amca şoke olur. Çünkü o, yeğeninin "Aman amca, lafı mı olur, helal olsun" demesini, mülklerin de kendi çocuklarına kalmasını umuyordu. İşte tam olarak bu, bir kandırmacadır ve böyle bir helallik İslam'da asla hasıl olmaz! O arsalarla kaç yıl ekim yapıldı? Ne kadar gelir elde edildi? Yeğenin kaybolan yıllarının, elinden alınan hayallerinin telafisi nerede? O mülkler kuruşu kuruşuna, sahibine iade edilmeden ve tazmin edilmeden kul hakkı zinciri çözülmez.
Dahası, işin iç yüzü, yapılan haksızlığın boyutu tam olarak itiraf edilmeden alınan helallikler de geçersizdir. Dünyada kandırdığınız insan size "Helal olsun" dese bile, mahşer günü yapılan o sinsi ihanet ve saklanan gerçekler tek tek ifşa edildiğinde, ilahi mahkeme o dosyayı yeniden açacaktır! Hak sahibi orada hakkını söke söke alacaktır.
Korkunç Takas: Yılların Emeği Gidiyor, Hiç İşlenmeyen Günahlar Geliyor!
Şunu asla aklınızdan çıkarmayın: Mahşer meydanında hak sahibine devredilecek olan sevaplar, öyle küçük çaplı sadakalar değildir. Girdiğiniz bir kul hakkının bedeli; 10 yıllık, 20 yıllık göz nuru namaz sevabınız olabilir! 15 yıllık oruç sevabınız, hatta ömrünüzde bir kez yapabildiğiniz o tertemiz, kabul olunmuş hac sevabınız elinizden uçup gidebilir.
Madalyonun diğer yüzü ise çok daha dehşet vericidir. Sevabınız kalmadığında size yüklenecek günahlar; hırsızlık, faiz, kumar ve hatta zina gibi en ağır günahlar olabilir. Yani hayatınız boyunca bir kez bile kumar oynamamış, zinaya yaklaşmamış, faize el sürmemiş olabilirsiniz; fakat dünyada hakkını yediğiniz, kalbini kırdığınız, iftira attığınız kişinin günahı size yüklenir. Huzur-u İlahiye bir abid olarak çıkmışken, bir anda başkasının zinasıyla, başkasının faiz günahıyla cehennemin dibine fırlatılabilirsiniz! Maazallah...
Mahşerdeki bu ilahi adaletin ne kadar ince, ne kadar amansız işleyeceğini Efendimiz Aleyhisselam şu sarsıcı hadisiyle ilan etmiştir:"Kıyamet günü, haklar sahiplerine mutlaka verilecektir. Hatta boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan vurma hakkı (boynuzlamasının öcü) bile alınacaktır." [Müslim, Birr 6, (2582); Tirmizî, Kıyamet 2, (2422)]
Yarın Çok Geç Olabilir: Vasiyetname Müslümanın Mürüvvetidir
Hakların helalliği, henüz nefes alıyorken, gözler toprağa bakmıyorken yapılmalıdır. Ancak bir sebeple hak sahibi ya da haksızlık yapan kişi vefat etmişse, bu amansız yükü temizlemek geride kalan en yakınlarına düşer. İşte bu yüzden, ne zaman öleceği meçhul olan Müslümanların cebinde, başucunda her an bir vasiyetname bulunması imanın ve mürvvetin gereğidir. Kaza var, kalp krizi var, ani ölümler var... Alacaklarımızı, borçlarımızı, kimde ne hakkımız olduğunu, kime ne borcumuz olduğunu en geç iki günde bir kontrol ederek bu vasiyetnameye kaydetmek akıllı bir müslüman için yerinde bir hareket olur.
Düşünün ki yakınınız aniden vefat etti. Birine borcu vardı ama sizin haberiniz yoktu. Alacaklı kapıya geldi, hakkını talep etti. Siz ise elinizde bir belge olmadığı için adama inanmadınız, tartıştınız ve kapıyı yüzüne kapattınız. O adam da ah ederek "Hakkımı helal etmiyorum!" dedi. Kendi ellerinizle, sevdiğiniz o yakınınızın ahiretini ebedi bir tehlikeye attınız! Oysa elinizin altında bir vasiyetname olsaydı, açar bakar, durumu teyit eder ve mevtayı bu azaptan kurtarırdınız.
Elbette vasiyetnameye yazılmamış olması, o borcun olmadığı anlamına gelmez. Eğer kapıya gelen alacaklı durumu bir dekont ile, yasal evrak veya adil şahitlerle ispat edebiliyorsa, vasiyetnamede yazmasa bile o borç mirasçılar tarafından derhal ödenmelidir. Belki de yakınınız unuttu, belki de kaydetmeye ömrü vefa etmedi... Onu kabir azabıyla baş başa bırakmamak geride kalanların en büyük vefasıdır.
Musallada Çınlayan O Soru ve Nebevi Hassasiyet
Ahiret gününe iman eden her Müslüman’ın tüylerinin diken diken olması gereken bu mevzu, doğrudan musalla taşına yansır. Allah Resûlü (s.a.v.), hayatı boyunca kul hakkı ve borç konusunda o kadar tavizsiz bir duruş sergilemiştir ki, bir cenaze namazı kıldırmadan önce ilk iş olarak mevtanın geride bir borç bırakıp bırakmadığını sorardı. Şayet borcu yoksa öne geçer ve namazını kıldırırdı. Fakat eğer borcu varsa, ashabına döner, "Kardeşinizin namazını siz kıldırın" der ve namazını kıldırmazdı. Alemlere rahmet olarak gönderilen bir Peygamber’in, bir müminin cenaze namazını kıldırmaktan imtina etmesi, borçlu gitmenin ne denli büyük bir felaket olduğunu göstermeye yetmez mi?
Bu hususta İslam tarihine yön veren şu meşhur Hadis-i Şerif, kalplerimize bir sarsıntı olmalıdır:
Cenaze namazı kılınmak üzere bir adam getirilir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu adamın borcu olup olmadığını sorunca, ashabı: "2 dinar borcu var" der. Bunun üzerine Efendimiz Aleyhisselam geriye çekilerek, "Kardeşinizin namazını siz kıldırın" buyurur ve oradan ayrılmak üzereyken Hz. Katâde (r.a.) öne atılır ve: "Ben o iki dinara kefilim ya Resûlullah" der. Bu taahhüt üzerine Efendimiz Aleyhisselam cenaze namazını kıldırır. Ancak Efendimiz, Katâde’yi (r.a.) her gördüğünde o borcun akıbetini sorar: "O borcu ödedin mi?" Katâde: "Ya Resûlullah, adamı daha yeni gömdük, ödeyeceğim" der. Efendimiz sormaya devam eder. Nihayet Katâde borcu tamamen kapatıp: "Ya Resûlullah, o borcu ödedim" deyince, Allah Resûlü (s.a.v.) o tüyler ürperten cevabı verir: "İşte şimdi adamın derisi serinledi!" (Ahmed bin Hanbel, Müsned, III, 330; Hâkim, Müstedrek, II, 61)
Düşünün! Namazı kılan alemlerin efendisi, kefil olan cennetlik sahabe... Buna rağmen borç kuruşu kuruşuna hak sahibine ödenene kadar kabirdeki o beden sıkışmaya ve eza çekmeye devam etmiştir. İşte bu yüzden imamlar cenaze namazına başlamadan önce tabutun başına geçer ve cemaate o can alıcı soruyu birkaç kez sorarlar: "Haklarınızı Helal Ediyor Musunuz?"
Şahitliğin Dehşeti: Yeryüzünde Allah'ın Şahitlerisiniz
Sahih rivayetlerde 4, 3 veya en az 2 Müslüman’ın bir kul hakkındaki şahitliğinin Allah katında geçerli bir delil olduğu belirtilmiştir (Buhârî, Cenâiz 86; Şehâdât 6; Nesâî, Cenâiz 50). İmamın namazdan önce sorduğu "Mevtayı nasıl bilirdiniz?" sorusuna cemaatin "İyi bilirdik" diye şehadet etmesi, alelade bir adet değil, kulun ahiretteki konumunu belirleyen bir mühürdür.
Nitekim bir gün Efendimiz Aleyhisselam ashabıyla otururken önlerinden bir cenaze alayı geçer. Cenazedeki insanlar o mevta hakkında övgü dolu sözler söyleyip, onun iyi bir kimse olduğuna dair güzel açıklamalarda bulununca Efendimiz (s.a.v.): "Vacib oldu" buyurur. Kısa bir süre sonra başka bir cenaze daha geçer. Cemaat bu sefer o kimsenin kötü olduğuna dair açıklamalarda bulunur. Efendimiz Aleyhisselam yine aynı kelimeyi kullanır: "Vacib oldu."
Hz. Ömer (r.a.) hayretle sorar: "Ya Resûlullah, her iki cenaze için de 'Vacib oldu' dediniz. Vacib olan nedir?" Efendimiz (s.a.v.) gerçeği şöyle açıklar:
"İlk cenaze için Müslümanlar onun iyi bir kimse olduğuna şahitlik etti ve cennet ona vacib oldu. Diğer kimse için ise kötü olduğuna şahitlik ettiler, böylece ona da cehennem vacib oldu. Çünkü sizler, yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz!" (Buhârî, Cenâiz, 86, Şehâdât, 6; Müslim, Cenâiz, 60) Bu nedenle imam cenaze namazı kıldırmadan önce bu soruyu sorar ve cemaatin şahitliğini aldıktan sonra namaz eda edilir.
Musallada Sızlayan Yaralar: Helal Etmiyorum!
Ancak musallada yaşanan en trajik ve sarsıcı anlardan biri de bu soruya cemaat içinden yükselen, adeta şimşek gibi çakan bir sesle "Hakkımı helal etmiyorum!" feryadıdır. Bu ses duyulduğu an zaman durur. İşte tam bu noktada, maalesef bazı cenaze sahipleri yaşadıkları derin acının kurbanı olurlar. Toplum baskısından çekinerek ya da anlık bir hırsla, hakkını helal etmeyen o kişiye hakaret eder, üstüne yürür ve hatta onu darp etmeye çalışırlar. Bu, cehaletin zirvesi, İslam ahlakından tamamen uzak ve son derece tehlikeli bir harekettir!
Cenaze sahiplerinin bu vahim hataya düşmek yerine, ne kadar büyük bir acı içinde olurlarsa olsunlar mutlak bir sükûnetle hareket etmeleri şarttır. Yapılması gereken tek şey; sakin kalıp o kimse ile görüşerek helal etmeme sebebini öğrenmektir. Şayet mesele bir borç para ise bu miktar teyit edilir, imkan dahilinde hemen ödenir ya da cenaze sahibi hukuken ve ahlaken borcu kendi üzerine alır ve o kimseye hakkını helal etmesi için güzel bir dille rica edilir. Aksine bağırıp çağırmak, kızmak, küfretmek, hakaret etmek, hele hele darp etmek cenaze için de, cenaze sahipleri için de ahiretleri adına son derece tehlikeli bir hareket olur.
Hatta böyle bir durumda devreye imamın girmesi ve bu kul hakkı krizi çözülmeden, ortam sakinleşmeden cenaze namazını kıldıramayacağını belirtmesi gerekir. Sünnete ve nebevi metoda uygun olan asıl duruş budur! Zira biz o cenaze namazını niçin kılıyoruz? Mevtanın affı ve bağışlanması için Allah’a yalvarıyoruz. Peki, üzerinde açıkça ilan edilmiş bir kul hakkı kamburu dururken, o mevtayı apar topar mahşer meydanına göndermek hangi akla hizmettir?
Şehadet Şerbeti Bile Borcu Silemez
Kul hakkının ve borcun ne denli aşılmaz bir duvar olduğunu anlamak için, tüylerimizi diken diken edecek şu muazzam Hadis-i Şerif’e kalbimizi açalım ve hassasiyetimizi zirveye çıkaralım. İnsanlığın Efendisi (s.a.v.) buyuruyor ki:
"Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, bir kişi Allah yolunda öldürülse (şehit olsa), sonra diriltilse, sonra yine öldürülse, sonra yine diriltilse ve üzerinde bir borç bulunsa, borcu ödeninceye kadar cennete giremez!" (Nesâî, Büyû' 98)
Şehidin bile takılıp kaldığı, borcu ödenmeden geçemediği o kapıdan bizler nasıl pervasızca geçebileceğimizi düşünüyoruz? Yol yakınken, henüz nefes alıyorken, bedenimiz o soğuk musalla taşına uzanmadan önce kibirlerimizi ayaklarımızın altına alalım. Kimin hakkına girdiysek gidelim, kapısını çalalım ve helallik alalım.
Rabbim bizleri kul hakkına girmekten muhafaza eylesin. Bizleri dünyadayken helalleşen, temizlenen ve huzuruna ak bir alınla çıkan salih kullarından eylesin. Âmin.