Toplumsal hafızamız ve güncel pratiklerimiz, ne zaman İslami bir değere ya da kutsala yönelik bir saldırı veya hakaret gerçekleşse, belli bir kesimin “ifade özgürlüğü” argümanının arkasına sığınarak bu durumu meşrulaştırmaya çalıştığını gösteriyor. Ancak aynı kesimin, kendi değer verdiği bir anlayış, inanç, ideoloji ya da şahsiyete yönelik en ufak bir eleştiride dahi nasıl büyük bir infial yarattığına sıklıkla şahit oluyoruz. Karşı karşıya olduğumuz bu tablo, açık bir çifte standart ve iki yüzlülük barındırmaktadır.

Meseleyi derinlemesine incelediğimizde, “İfade özgürlüğü” adı altında savunulan hoşgörünün sınırlarının son derece seçici olduğu görülüyor. Farklı inanç biçimlerine ve ritüellere dahi “kültürel zenginlik” veya “inanç özgürlüğü” kapsamında saygı gösteren bu anlayışın, iş İslamiyet’e ve Müslümanların kutsallarına gelince tahammülsüzleşmesi ve hakaret içeren eylemleri ifade özgürlüğü parantezine almamızı beklemesi kabul edilemez bir çelişkidir.

Kutsal kavramı, insanı insan yapan ve toplumsal bir arada yaşama iradesini ayakta tutan en temel harçtır. Bir Müslüman için kutsal; Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’dir (S.A.V.). Bir şehit yakını için aziz şehididir. Bir aile için eş, kız çocuk veya annedir. Bir Kemalist için Mustafa Kemal Atatürk; bir başkası için ise Alevilik ya da Tengricilik gibi inanç ve ideolojilerdir. İnsanların değer verdiği, sevdiği ve uğruna her türlü fedakarlığı göze aldığı bu kavramlar, her birey ve topluluk için dokunulmaz birer mukaddesattır.

Bu sebeple, insanların kendileri için değer ve kutsal kabul ettiği unsurlara hakaret etmek, bunları alaya almak veya küçümsemek; toplumsal huzuru zedeleyen, çatışmaları ve büyük kavgaları körükleyen birer basiretsizlik örneğidir. Tarih, kutsallara yönelik saygısızlıkların doğurduğu kitlesel reaksiyonların ve acı olayların sayısız örneğiyle doludur. Dolayısıyla bu tür toplumsal sinir uçları, “İfade özgürlüğü” maskesi altında asla meşrulaştırılamaz.

Geçtiğimiz günlerde stand-up gösterisi yapan Deniz Göktaş isimli şahsın, “Ölü Deniz” adlı programında yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’i mizah malzemesi yaparak hakaret içerikli ifadeler kullanması, bu tartışmayı yeniden alevlendirmiştir. Bu durum başta mütedeyyin kesim olmak üzere, toplumsal hassasiyet gözeten tüm çevreler tarafından şiddetle eleştirilmiştir. Yaşanan süreç, kimin inanç değerlerine saygılı, kimin ise İslam karşıtı bir tutum içinde olduğunu açıkça ortaya koyan bir turnusol kağıdı işlevi görmüştür.

Bir tarafta bu saygısızlığa haklı olarak en sert tepkiyi gösterenler; diğer tarafta ise söz konusu hakareti “İfade özgürlüğü” kılıfıyla savunanlar yer almıştır. İslam’a ait hiçbir değeri kutsal kabul etmeyen bu kesimin sergilediği refleks şaşırtıcı değildir. Ancak geçmişe dönüp baktığımızda, bu çevrelerin kendi hassasiyetleri söz konusu olduğunda takındıkları tavır, iki yüzlülüğü tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.

Örneğin; 1995 yılında o dönemki ismiyle İnter Star televizyonunda yayınlanan “Turnike” adlı programa canlı telefon bağlantısıyla katılan bir kadının ifadesi üzerine, sunucu Güner Ümit’in “mizah” adı altında Alevi vatandaşlarımızı rencide eden bir pot kırması hafızalardadır. Alevi toplumundan gelen çok büyük tepkiler, günlerce süren protestolar ve kanal binası önündeki eylemler sonucunda program yayından kaldırılmış, sunucunun ekran kariyeri ise aniden sona ermiştir.

Benzer şekilde 2020 yılında Kadıköy'de bir barda sahne alan Pınar Fidan isimli stand-upçının, Alevilere yönelik Madımak katliamına atıfta bulunan skandal ifadeleri, bugün Kur’an-ı Kerim’e yapılan hakareti savunan kesimler de dahil olmak üzere çok büyük bir tepkiyle karşılanmıştır. Gelen infialin ardından şahıs hakkında yasal işlem başlatılmış ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” suçundan adli süreç işletilmiştir.

Yine 2021 yılında Emre Günsal adlı bir başka stand-upçının gösterisinde Mustafa Kemal Atatürk’e yönelik ifadeleri şiddetli tepkilere yol açmış, neticede şahıs 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun’u ihlal gerekçesiyle hapis cezasına çarptırılmıştır.

Buradaki asıl çelişki; Atatürk’e ya da Alevilik inancına yönelik incitici ifadelere en üst perdeden haklı olarak karşı çıkanların, konu Kur’an-ı Kerim’e ve İslam’a hakaret olduğunda Deniz Göktaş gibi isimlere “İfade özgürlüğü” adı altında kalkan olmalarıdır. Bu durum, açık bir çifte standardın ve ideolojik tarafgirliğin göstergesidir.

Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de biz müminlere şu hayati uyarıyı yapmaktadır: "Allah’tan başkasına tapanlara kötü söz söylemeyin; sonra onlar da bilmeden, taşkınlık yaparak Allah hakkında kötü sözler söylerler..."(En’âm, 108). Bu ilahi emir gereği Müslümanlar, başka din, inanç veya ideolojilerin kutsallarına hakaret etmekten, müntesiplerini tahrik edecek alaycı yaklaşımlardan uzak dururlar. İslam ahlakı, başkasının mukaddesatına sövmeyi meneder.

Ancak bu vakur duruş, kendi kutsallarımıza yapılacak hakaret, küfür ve saygısızlıklara sessiz kalacağımız anlamına kesinlikle gelmez. Bizler; Kahramanmaraş’ta Müslüman bir annemizin peçesine uzanan kirli ellere karşı ilk kurşunu sıkarak şanlı bir direnişi başlatan Sütçü İmamların torunlarıyız. Alemlerin Rabbi olan Allah için, İki Cihan Serveri Hazreti Muhammed Mustafa (S.A.V.) için ve hayat rehberimiz olan Kur’an-ı Kerim için canını ve malını feda etmeye hazır bir ümmetin mensuplarıyız. Mukaddesatımıza yönelik hiçbir tecavüze razı olmayız, izin vermeyiz ve tahammül göstermeyiz. İfade özgürlüğü adı altında sergilenen bu fütursuzluklar asla meşrulaştırılamaz; bu tür saygısızlıklara karşı en üst seviyeden hukuki yaptırımlar ve cezalar uygulanmalıdır.

Kutsal değerlere saldırıların, toplumsal barışı nasıl dinamitlediği dünya genelindeki çarpıcı örneklerle de sabittir. 2002 yılında Nijerya’da düzenlenmesi planlanan Dünya Güzellik Yarışması öncesinde, yerel bir gazetecinin Hz. Muhammed (S.A.V.) hakkında kaleme aldığı saygısızca ifadeler ülkede kitlesel ayaklanmalara yol açmış, 200’den fazla insan hayatını kaybetmiştir. Olaylar neticesinde organizasyon Londra’ya taşınmak zorunda kalmıştır. Benzer şekilde 2005 yılında Danimarka’da Jyllands-Posten gazetesinin İslam peygamberine yönelik yayınladığı hakaret içerikli karikatürler, dünya çapında diplomatik krizlere, protestolara ve büyük infiallere neden olmuştur.

Sonuç olarak; ifade özgürlüğü, başkalarının en derindeki inançlarını, kutsallarını ve varoluşsal değerlerini aşağılama hakkı vermez. Gerçek özgürlük, başkasının kutsalına saygı sınırının başladığı yerde durmayı bilmektir. İnançlara yönelik bu seçici koruma kalkanı ve çifte standart ortadan kalkmadıkça, toplumsal barıştan ve samimi bir özgürlük ortamından bahsetmek mümkün olmayacaktır.

Söz konusu İslam karşıtlığı ve kutsallara saldırı olduğunda, bu çifte standardın küresel bir merkezden yönetilircesine sınırları aştığını görmek de mümkündür. Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo’nun fütursuzluğu bunun en somut örneğidir. Dergi; 2005, 2006 ve 2015 yıllarında İslam Peygamberi’ni tasvir eden hakaret içerikli karikatürler yayımlayarak milyarlarca Müslüman’ın inanç değerlerini açıkça hedef almıştır. Son olarak, 2015 yılındaki Paris saldırılarına ilişkin davanın duruşmaları öncesinde, Eylül 2020'de bu provokatif görselleri yeniden basarak kutsala yönelik düşmanlığını taze tutmuştur. Ne acıdır ki batı dünyası, bir inancın en büyük kutsalına yapılan bu sistemli saldırıyı “İfade özgürlüğü” adı altında koruma kalkanına almıştır.

Yerel düzlemde de bu tür hassasiyetlerin ne denli büyük toplumsal kırılmalara yol açabileceğini gösteren sıcak gelişmeler yaşanmaktadır. Yakın tarihte, Leman dergisinin haziran ayındaki sayısında benzer bir tasvire yer verdiği iddiaları üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından re'sen soruşturma başlatılması ve İstiklal Caddesi’nde toplanan grupların protesto gösterileri düzenlemesi, bu sinir uçlarının ne kadar canlı olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Kamuoyuna yansıyan bu tür iddialar ve ardından gelişen toplumsal reaksiyonlar, kitlelerin inanç değerleri söz konusu olduğunda ne denli hassaslaştığını açıkça ortaya koymaktadır.

Hasılıkelam; hiçbir dinin, inancın veya ideolojinin kutsalı, hoyratça bir mizahın konusu haline getirilemez. Bireylerin veya toplumların varoluşsal dayanağı haline gelmiş değerler, alaycılığın malzemesi olamaz. Bir erkeğin annesi, kızı, eşi nasıl ki mizah konusu yapıldığında ağır bir toplumsal ve insani reaksiyon doğuruyorsa; bir Alevi için Aleviliğe, bir Tengrici için kendi ideolojisine, bir Kemalist için Mustafa Kemal Atatürk’e yönelik hakaret veya sınırları aşan alaycılık da aynı derecede infial yaratır. Aynı şekilde bir Müslüman’ın mukaddesatına küfretmenin, hakaret etmenin ya da bunu mizah adı altında meşrulaştırmaya çalışmanın da toplumsal barışı dinamitleyecek çok ağır sonuçları olacağı bilinmelidir. Toplumsal huzurun ilk şartı, herkesin birbirinin kutsalına karşı haddini ve sınırını bilmesidir.

Kutsalın ne olduğunu, sembollerin bir toplum için ne ifade ettiğini ve niçin uğrunda bedel ödendiğini daha iyi kavramak adına tarihe bakmak yeterlidir. Şapka Kanunu’na muhalefet gerekçesiyle idama mahkum edilen İskilipli Atıf Hoca’nın, mahkeme salonunda sarık üzerinden yürütülen tartışmaya verdiği o tarihi cevap, meselenin özünü en çıplak haliyle ortaya koymaktadır.

Mahkeme başkanının ısrarla sarığı niçin bu kadar savunduğunu sorgulayıp, "Son tahlilde sarık da bez, fötr şapka da bez. Neden sarığı indirip şapkayı giymiyorsun?" demesi üzerine İskilipli Atıf Hoca, tarihin hafızasına kazınan şu muazzam savunmayı yapar:

"Sayın Başkan! Arkanızdaki Türk bayrağı da bez, İngiliz bayrağı da bez... O halde üzerinizdeki bayrağı indirip yerine İngiliz bayrağını assanıza!"

İşte kutsal ve sembol, alelade bir nesne veya kavram değildir; bir topluluğun namusu, şerefi ve varoluş gayesidir. Bu yüzden ifade özgürlüğü çığırtkanlığı yapanlar bilmelidir ki; hiç kimsenin özgürlüğü, bir başkasının namusu ve şerefi olan kutsalına hakaret etme hakkını doğurmaz.